Yalnızız

Sabahlara varamadan bölündü uykularım
Günlerce bir ayak sesi işitilmedi
Evimde
Bir ben vardım, ben dediğim
Bir ben vardım, kendimle
Rüyalarda sayıklayan
Bir ben
Avunurdum hayallerle

Uyandığım kimsesiz yataklarda
Yumdum gözlerimi dünyaya
Yine de durmadı dönmesi
Yine de bitmedi
Nefesim
Kesilmedi
Sesimi duymasalar da
Yine de
Sabahlara kadar yağmurlar yağdı
Sel götürdü gövdemi
Bıraktı
Ortasında boyun eğmişliğin

S.Ö.

Sana Bir Tanrı Getirdim



Hani o iki kişilik dünyalar bizimdi
Hani sen iyiydin
Halden anlardın
Hani sen git demiyecektin bana
Ve ben her şeye rağmen gelecektim
İçimde bir umut
Ellerimde olgun meyvalar
Dünya nimetleri
Gözlerimde yanıp yanıp sönen bir pırıltı
Ama ne sen gel dedin
Ne de ben gelebildim her şeye rağmen
Aşkımız ayrılıklarla başladı

Deli dolu akan nehirlerden tas tas sular içtik
Öyle ateşlerle doluydu yüreklerimiz öyle tutkundu
Karlı dağların serinliğinde uyurduk geceleri
Deniz fenerinin ışığında yıkanırdık
Köpükten bir çalkantıydı içimizde zaman
Ne yana baksak denizdi, maviydi, ışıktı
Sonra bir çaresizlikti zifir
Akıntıya kapılmış gemiler gibiydik

Bir org çalınır gibi yanıbaşımızda
Öyle kendinden geçmiş, öyle başıboş
Öyle derin duygular içindeydik, anlatılmaz
Sarhoş rüzgarlara bıraktık kendimizi
Aldığını geri vermez dalgalara
Görmediğimiz ülkeler gördük gün doğusunda
Tatmadığımız yemişlerden tattık; günahkar olduk
Alevden bir tasta eridi günler
Bir cehennem ateşiydi aşk içimizde
Hiç sönmeyecekmiş gibi yanıyorduk

Tutsaklığımız nasıl başladı bilinmez
Paslı demir kapılar kapandı üstümüze
Taş duvarlarda kayboldu boğuk seslerimiz
Çaresizliğimizi bize aynalar söyledi, inanmadık
Kuşatıldık ansızın kederle, ayrılıkla
Aman vermez karanlıklar sardı dört yanımızı
Yalnızlık bir ağrı gibi çöktü başımıza
Uyuduk bir daha uyanamadık

Şimdi bir kutup var sana çeker beni
Bir kutup var senden öteye
Ben onun için böyle ortalıklarda kaldım
Dağ yollarında, caddelerde, sokaklarda
Onun için bulup bulup yitirdim seni
Hangi kapıyı çaldıysam sen açtın bana
Hangi gözümü yumduysam seni gördüm
Zamandın, zamandan öte bir şeydin
Yıllarca bir meşale gibi yandın uzaklarda

Bu manyetik alanda boğulmam senin yüzünden
Bu zincirleri sen vurdun ellerime
Sen getirdin bunca karanlıkları
Al şunu mum yak
Korkuyorum
Bir taş aldım attım denize
Günahlarımdan kurtuldum
Alfabenin yirmi sekizinci harfindeyim
Öteye gidemem
İtme beni

Benim de bir insan tarafım vardı
Bakma böyle kötü olduğuma
Benim de dileklerim vardı
Benim de bir beklediğim vardı yaşamaktan
Yeter artık vurma yüzüme çirkinliğimi
Her gün bir kadın ağlar benim yüzümde
Büyük dertler için benim ellerim
Anlamıyor musun
Sen sevildiğin için güzelsin bu kadar
Ben sevilmediğimden böyle çirkinim

Bütün kötü yerlerde ben korkarım
Biliyorum
Bir hayvan leşiyim öleli kırk gün olmuş
Fabrika bacalarında bir kara dumanım
Zehirim akrep kuyruklarında
Kötüyüm sevemediğin kadar
Öyle fenayım
Kapanmış bıçak yaralarında
Bu pis çöp tenekelerinde unut beni
Unut artık
Bayat bir ekmek gibi
Çürümüş bir elma gibi

Sarı badanalı evlerde kazanlar kaynar
Sarı badanalı evlerde günahlar işlenir her gece
Sarı badanalı evlerde ölüler yıkanır
Sarı badanalı evleri sev biraz
Bu evlerde zaman benim akşamlarımdır yitirilmiş
Bu kazanlarda benim göz bebeklerimdir kaynayan
Bu sarılarda benim yüreğim bir ölür, bir dirilir
Anladım
Bu dünyada benden başka kimse yok beni anlayan

Tosca’dan bir arya hatırlıyorum şimdi
Sus biraz
Ensemde bir akrep yürüyor
Bırak yürüsün
Sabaha asacaklar beni
Dokunma
Yedi canım vardı, ikisi gitsin
Bunca ölümler az gelir bana

Kalbimi yardım
Bir damla kan aktı
Kutuplara kar yağıyordu
Üşüdüm
Failatun vezniyle seni çağırıyorum
Bana imbiklenmiş yeşilliğini getir
Dur gitme
Beş kuruşum vardı kaybettim
Dur gitme
Isırgan otlarından kurtar beni

Deniz analarının gözlerini çaldım
Sana bakmak için
Güneşi üçe böldüm
Al biri senin olsun
Yüzümde beş bıçak yarası var
Bir de sen vur
Barut kokusunu severim
Bir portakalı dilim dilim soy
Acıktım
Tut ki ben yoğum artık yeryüzünde
Tut ki bir marul yaprağıydım
Öldüm

Al şu serçe parmağım sende kalsın
Ben kötüyüm
Allahsızım
Korkunç çirkinim
Ben seksen sekizinci tul dairesiyim
Sağ gözümün üç kirpiğini kestim
Al
Ben lanetlendim

Chopin’in cenaze marşı çalınıyor
Ölüler ayağa kalktı
Görüyor musun
Şu soldan ikinci benim
Senin yüzünden öldüm
Şimdi seni getiriyorlar karanlığıma
Ağlıyorum
Biraz sev beni
Gül biraz
Yaklaş biraz
Seni affediyorum

Kuşkonmaz dallarına astım kendimi
Sedir ağaçlarına gül yapraklarına
Başımı taşlara vurdum
Göz bebeklerimde büyük camlar parçalandı
Tanrısal duygular içindeydim
Bütün tanrısızlığımdan uzakta
Bir kemiklerinin sertliğini aldım
Bir teninin aklığını
Sonra sıcaklığını dudaklarının
Gel bak
Sana bir tanrı getirdim
Gel bak
Bir tanrı yarattım senden

ÜMİT YAŞAR OĞUZCAN

Yedi

Hayaletler mum ışığında görünür yalnız
Bir Zeki Müren şarkısıyla duyulur
Duyurulur
Unutulur bir gün,
Adındaki sessiz harflerin sayısı
Ve silinir bir bir bütün bulutlar gökten
Yağmur düşmez memlekete artık
Ne zaman dans etse bir ateş böceği,
Nihâvend makamı
Bir kadeh, bir kadeh daha

S.Ö.

“Mihrabım diyerek sana yüz vurdum…”

Güzellik Uykusu

Güneş battı, uyan hadi
Kapana kısıldık bu karanlıkta
Ölü bir kanarya kalbi gibi
Avuçlarımda atıyor
Göz bebeklerin
Kaldırıp göğe haykırıyorum
Ey tanrım, neden soldurursun gülleri!

Uyan, n’olur uyan
Kanım ruhumdan akıyor
Duymuyor musun, ormanlar yanıyor
Ağaçlar devriliyor dipsiz kuyulara
Ateşin sönmesin diye tutuşturduklarım Derimden yaptığım parşömenlerdi
Uyan artık

S.Ö.

Küçük Deniz Kızı: Ariel

Çocukluğumdan beri yaşamaktan çok okumak, konuşmaktan çok yazmakla geçti hayatım.

İlkokuldaki Türkçe derslerini hatırlıyorum da… Bir metin, hemen sonrasında da Okuma-Anlatma bölümü olurdu. Kâbusum da diyebilirim esasen. Derslerde başarılı sayılabilecek biri için anladığı bir şeyi anlatmak ne kadar zor olabilirdi ki? Ama oluyordu işte. Korkuyordum kendimi (yanlış) ifade etmekten. Bilirsiniz, o yaştaki çocuklarda acıma yoktur. Ne söylediklerini bilmezler. Hoş buna dair kötü bir anım da yok fakat yine de korkmuşum bir şekilde. Anlatamıyorum, çekiniyorum. Müfettiş geliyor, gidiyor. Ben sorusuna cevap veremiyorum. Hoca sözlü sınav yapmasın diye dualar ediyorum. Ama sosyal hayatta da -sağlıklı bir çocuk kadar- aktifim bunlara rağmen. Arkadaşlık ilişkilerimde bir problem yaşamıyorum.

Yeni yeni kitaplarla tanışıyorum o sıralar. Bir başladım mı bitene kadar okuyorum durmadan. Öyle bir hevesle… Sonra bir gün bir kitap okuyorum. Aslında ablamın kitabı. Benim için ağır denebilecek bir kitap. Ölmek üzere olan genç bir kızın günlüğü. Fazla anlamıyorum ama bitiriyorum. Mavi Saçlı Kız. O dönemde okumayanınız yoktur herhalde.

Neyse, özeniyorum ben de günlük tutmaya başlıyorum. Üstelik isim bile koyuyorum günlüğüme Burçak* gibi. Bundan önce de ‘Sabah kalktım. Elimi yüzümü yıkadım.‘dan ileri gidemeyen birkaç denemem oluyor tabii. Ama o zaman yazıyorum ilk kez  gerçek  anlamda. Hem de doğum günümde halamın hediye ettiği bir deftere. Söylemeden edemeyeceğim, halamı da zerre kadar sevmem. Bu halalar neden hiç sevilmiyor? Var bir problem.

O günlüğü yazarken yaşadığım birçok şey aklımda hâlâ. Sadece yaşasam bu kadar net hatırlar mıydım bilemiyorum. Söz uçar, yazı kalır derler ya. Öyle ama yazı da kalmadı. Attım o günlüğü yıllar önce. İnsan kendine bile katlanamıyor bazen. Ya da bazı şeyleri hatırlamak istemiyor. Günlük de bir nevi hayatımızın fotoğrafı, gözümüzün önünden gitmiyor kolay kolay.

Defter bitince başka bir tane alıp devam ettim ama onun gibi olmadı tabii. Sonra bir hikaye yazmışım ki senaryo desek daha iyi olur. 12 yaşında falanım anca. Nelerden bahsettiğimi varın siz düşünün. Şimdiki yaz dizileri yanında halt etmiş. Ama beğenemedim yaş ilerledikçe. “Ben nasıl yazmışım bunu?” dedim. Onu da attım.

Günlüklerim, senaryolarım; lisede şarkı sözlerine, olmayan platonik aşka yazılmış mektuplara bıraktı yerini.  Boyumdan büyük düşüncelerle doluyordu kafamın içi. Yine de ben suskun kalmayı seçiyordum. Zaten o yaşlarda pek fazla seçeneğiniz de olmazdı. Öyle yetiştirilmiştik çünkü. Masallarda bile öyle öğretmemişler miydi?  Ariel de insan olmak için sesinden vazgeçmiyor muydu?

Yıllar geldi, geçti. Uzun süre o kadar susmuşum, susturulmuşum; o kadar alışmışım ki sessizliğe… Şimdi söyleyecek bir şey bulamıyorum. Hâlâ yazıp yazıp siliyorum, hoşuma gitmeyenleri. Artık kalem defter de kullanılmıyor eskisi gibi. Ama hayatımda değişmeyen nadir şeylerden biridir sanırım: Yazmak. Halamın dünyama kazandırdığı tek hayırlı şeydir ayrıca.

*Burçak Çerezcioğlu: Mavi Saçlı Kız isimli güncenin yazarı.

İnsanlar Güzel Şeyleri Mahveder

İnsan daha önce hiç tecrübe etmediği bir şeye özlem duyabilir mi? Ben duyuyorum sanırım. Buna ‘özlem’ demek ne kadar doğru, onu da bilmiyorum gerçi. 20 yaşından sonra, hayatımın hemen hemen her döneminde karşılaştığım bir durum bu aslında. Kendi geçmişimin yanında; hem insanlığın, hem dünyanın yıllar yıllar önceki hâline duyduğum hayranlık… Tabii bunu -savaşlar, katliamlar, hastalıklar bir yana- toplumsal hayat açısından değerlendiriyorum. O zamanla kıyaslayınca, artık pek kıymet bilmiyoruz sanki. Hiç zorlanmadan, çaba sarf etmeden, hızlı bir şekilde elde edebiliyoruz her şeyi. Hâl böyle olunca tüketirken de hiç düşünmüyoruz. Bir o kadar tükendiğimizin farkına da varmıyoruz üstelik. Yitiriyoruz tüm değerlerimizi. Sevgiyi, iyiliği, yardımseverliği ama en çok da hoşgörüyü…

Dolabımızdaki bir çift ayakkabıyı sevdiğimiz kadar sevemiyoruz artık birbirimizi mesela. O ayakkabıları almak için harcadığımız zamanın onda birini birbirimize harcamıyoruz. Harcayamıyoruz. Tahammülümüz yok çünkü. Yeterince anlamıyoruz da anlatamıyoruz da. Karşı taraf nasıl etkilenir yaptıklarımızdan? Ne hisseder? Aklımızdan ucundan geçmiyor. Düşündüğümüz tek bir şey var: Takdir edilmek. Ayrıca kim tarafından olduğunun da bir önemi yok. Herkesin söz sahibi olabildiği bir mesele bu. Sanki duygularımız ellerimizden kayıp gidiyor ama ciddiyetini fark edemiyoruz. Önemli olan, nasıl göründüğü oluyor her zaman. ‘Elalem ne der?’in bir başka versiyonu bu da. Kendimiz için nasıl yaşarız, hiçbir fikrimiz yok. İnsanların bize uygun gördüğü sıfatlar üzerinden yönlendiriyoruz yaşantımızı. Çünkü artık hayatımızda ne var ne yok, her şeyden haberi var herkesin. Sosyal platformlardan kafamızı kaldırıp gerçeğe dönüş yapamıyoruz. Belki yalnızlığımızdan kurtulmak için, belki gerçekten birilerine faydalı olacak bir şeyler aktarabilmek için, belki sadece vakit geçirmek için… İyi ya da kötü hangi amaçla kullanıyor olursak olalım günden güne bir boşluğun içine doğru çekiliyoruz.

Teknolojinin fazla ilerlemesinden mi, bizim onu nasıl kullanacağımızı bir türlü kavrayamayışımızdan mı? Yoksa bütün bunlar, tahmin ettiğimizden de karmaşık bir nedene mi dayanıyor? Öyle olmalı ki; değer yargılarımız, olaylara bakış açımız, kendimizi ifade etme şeklimiz bile değişti bu süreçte. “Amma da geziyor be, ondaki para bende olsa…” “O adamın yanına yakışmış hiç o kadın? Ne çirkin…SİZ yapıyorsunuz tüm bunları. Onları hayatlarınızın odağı hâline getirip atacağınız her adımda bir onay bekliyorsunuz. Beğenilmek istiyorsunuz. Hiç tanımadıkları birinden bile nefret edebilen insanlar tarafından…

BİLİYORLAR. Sahip olduklarınızı da, olmadıklarınızı da. Onlara neden bu hakkı tanıyorsunuz ki? Neden izin veriyorsunuz sizinle ilgili yorum yapmalarına?

Halil Cibran da bir şeyler söylemişti bu konuda:

Gez ve kimseye söyleme

Gerçek bir aşk hikayesi yaşa, kimseye söyleme

Mutlu ol, kimseye söyleme

İnsanlar güzel şeyleri mahveder.

Uzun lafın kısası… Evimde çalan bir plak bile görmedim belki ya da kimseye mektup yazmadım -henüz telefonun yeni yeni evlerde yerini almaya başladığı o dönemlerde- ama bu yaşamın hasretini çekiyorum bugün. İnsanların bir şeyleri birilerinin gözüne sokmaya çalışmadan, kendi hâlinde yaşadığı; sevginin değerinin bir bakıştan anlaşıldığı, gerçek duyguların var olduğu o zamanların…